Bektaşilik düşüncesinde, Hz. Peygamber'e duyulan
sevgiyi ya da yaygın nitelendirmeyle Muhammed-Ali
anlayışını ele alabilmek için her şeyden önce
“Bektaşilik”in ne olup ne olmadığında anlaşmak
gereklidir. Bu sempozyum tebliğinde Bektaşilikten
kasıt Hacı Bektaş döneminden, tarikatlerin
kapatıldığı 1925 yılına kadar faaliyet gösteren
topluluktur.

Bektaşilik, Hıristiyanlık, Musevilik gibi bir din, Şiilik,
Hanefilik, Şafilik gibi de bir mezhep olmayıp, tıpkı
Halvetilik, Mevlevilik gibi bir tarikat, bir tasavvufi
ekoldür.

Bu tasavvufi ekolün Muhammed-Ali anlayışı, zaman
zaman Hıristiyanlığın “baba-oğul-ruhü’l-kudüs”
anlayışıyla karşılaştırılmıştır. Özellikle de anakronik
bir yaklaşımla Şeyh Bedreddin olayında
Hıristiyanların yer alışı, Bektaşilerin de aynı
kategoride ele alınmasına sebep olmuştur. Halbuki
Şeyh Bedreddin olayı, bir mistik temelli kitle hareketi
olsa da Bektaşilikle ilgili değildir. Çünkü her ikisi de
birbirinden bağımsız tarikatlerdir.
Anadolu Türklüğünün bazı Hıristiyan gelenek ve kültüründen etkilendiği doğrudur. Ancak bu
etkilenmeyi yalnızca Bektaşiliğe indirgemek hatalıdır.

Bektaşilik yukarıda da belirttiğimiz üzere bir mezhep de değildir. Bütün mezhepler teolojik ve
hukuki yapılardır. Bağlılarının gönüllerine değil akıllarına hitap ederler. Oysa Bektaşilerin
kendilerini Caferi olarak nitelendirmeleri, İmam Cafer’i bir kelamcı, yani rasyonel bir teolog
olarak değil bir transandantal mürşit olarak görmelerindendir.

Cafer Sadık yoluna giydiler fahr-ı fena
Baş açık yalına ayak uryandurur abdallar
Virani

şeklindeki beyit bunu ortaya koymaktadır. Çünkü bütün rasyonel mezhepler, ne fenafillahtan
bahseder, ne de dünyadan çekilmeyi onaylar.

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz, dolumuz vardır.
Kul Nesimi

şeklindeki dörtlük de bu iddiamızı kanıtlamaktadır. Şair Virani yine bir mısraında

“Çün bana keşf etti Cafer ene’l-hak sırrını”'

diyerek Caferiliğin Baktaşiler nezdinde bir tasavvufi anlayış olduğunu ortaya koymaktadır.

Enelhak sırrı, tasavvufun terminolojisinde bulunmaktadır. Zaten mezheplerin kılı kırk yararak,
teolojik konulardan açıklanmamış hiçbir şey kalmamasına yönelik tavırları, bünyelerinde bir
takım sırları barındırmalarına manidir.

İşte bütün bunlardan dolayı, Bektaşilerin, gerek Muhammed, gerekse Muhammed-Ali anlayışları
tasavvuf içerisinde değerlendirildiğinde anlamlı olmaktadır. Bektaşiler, Hz. Muhammed’i rasyonel
bir yaklaşımla anlamak, getirdiği mesajı, hukuk ve kelam doğrultusunda değerlendirmek yerine,
onu sevmek, ona âşık olmak gibi estetik bir anlayışla kabullenmeyi tecih etmektedirler. Kazım
Baba:

“Can u dilden âşık oldum ya Resulallah sana
Ahmed u Mahmud ebe’l-Kasım Muhammed Mustafa”

demektedir.

Osmanlı dönemi son Bektaşi şairlerinden Hilmi Baba ise

“Bi-hamdillah benim hub-ı cihan bir Ahmedim var
Şükür, minnet ki mahbub-ı zaman bir Ahmedim var”

demektedir.

Hilmi Baba başka bir şiirinde ise:

“Sevdim hele bir dilberi kim ismidir Ahmed
Hem ismi müsemması gibi lebleridir kand
Mushaf yüzüne yazmış onun hame-i kudret
Heftim hat ile fatiha vü ma kane Muhammed”

diyerek Resulullah’a olan aşkını ortaya koymaktadır.

Bektaşiler tasavvufi bir yaklaşımla bazen Hz. Muhammed ve Hz. Ali’yi tek vücut halinde kabul
etmektedirler. Şair Âşkî:

“Âşık-ı hublar içinde müntehadır sevdiğim
Lahmüke lahmi Aliyyel Mürtezadır sevdiğim
Nurdur baştan başa şems-i duhadır sevdiğim
Ahmed ü Mahmud Muhammded Mustafa’dır sevdiğim”

diyerek Hz. Muhammed ve Hz Ali’nin birliğini ilan etmekte ve bu anlayışa delil olarak da,
Bektaşiler arasında çok yaygın olarak kullanılan ve hadis olduğuna inanılan “Lahmüke Lahmi...”,
“Eti, etimdir...” anlamındaki ibaredir. Ehl-i Sünnet dünyasında hiçbir muteber hadis kitabında
bulamadığımız bu sözün Bektaşileri derinden etkilediği bir gerçektir. Everekli Seyrani de:

“Lahm u cism-i Murtaza’yı kendi lahm u cismine
Fahr-ı Alem mal edip bildirdi şan u şöhreti”

diyerek bu anlayışı beyan etmektedir.

Âşıki ise:
“Ta ezelden ikisi bir can idi
Lahmuke lahmi ikisi bir nur idi
Allah medet ya Muhammed, ya Ali”

Lahmüke lahmi hadisiyle Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin vahdetlerinin ortaya konulması Bektaşilik
dışındaki tasavvufi ekollerde rastlanan bir anlayış değildir. Bu husustaki farklılığın dışında,
Bektaşiler ve diğer tasavvufi ekollerin Hz. Muhammed anlayışı arasında ciddi farklar yoktur.