Dursun Gümüşoğlu
Bektaşilik
Türk tasavvufu Horasan Okulu’nun kurulması ile başlamıştır. Hace Ahmed
Yesevi’ye kadar ibadet ve eğitim dilleri Türkçe değildi. Hace Ahmed Yesevi
Türk dili ile eğitmiş, ibadet dilini Türkçeleştirmiştir. Çok önceleri ibadet
lisanının Türkçe olmasına izin veren “Fetva yı Gıyasiye”ye rağmen Ahmed
Yesevi’den başka hiç bir veli bu işi gerçekleştiremedi.
      Bu Okul kurumlaşmış bir örgüt içeriğinde değildi. Ancak bir ocak
görünümünde idi. İlkel bir tarikattı. Tasavvufun kurumlaşmış biçimi; Hacı
Bektaş-ı Veli'nin himmeti ile oluştu. Dolayısı ile ilk kurulan tarikat
Bektaşiliktir. İnsanları eğitmede yalnız ahlak ve aşk yetersiz kalıyordu. Eğitim
usulleri olan “seyr-i suluk” sistemleştirilmesi gerekiyordu.
Eğitim kurallarına dört kapı kırk makam doktrinini ekleyerek yetkin duruma getirmiştir. Dolayısı ile
eğitimi akılcı yaptı. Gerçek bir “Pir” olduğunu kanıtladı. Hedefler ve şemalar saptandı. Balım Sultan’ın
dergâh organizasyonu ile mükemmel bir kurum oldu. Bütün metinler yazılı hale getirildi, bu güne
ulaştırıldı. Bugünkü Bektaşiliğin nasip, dervişlik, Babalık, Halife Babalık, Dede Babalık törenleri ve bütün
dini açıdan özel günlerde yapılacak şeyler okunacak sure ve tercümanlar Balım Sultan Erkân-Nâme’
sinde mevcuddur. Buradan okunarak uygulama yapılır. Dergâhların açık olduğu zaman Mücerred nasip
isteyen kişiye verilirdi. Mücerred dervişlik nasibi alan kendini dergâh hizmetine ayırır, dergâhın
vakfiyesi olan arazilerde çiftçilik, hayvancılık yaparlar ve asla evlenmezlerdi. Mücerredin anlamı zaten
budur. Yeterli olgunluğa geldikten sonra ihtiyaç varsa Halife babalar tarafından babalık icazeti verilir ve
ihtiyaç olan bir dergâha tayin edilirdi.

Bektaşiliğin esas aldığı şey kişinin bir Bektaşi babasından nasip alınmış olmasıdır. Kendine Bektaşi diyen
her kişi Bektaşi değildir. Diploması olmayana doktor denmeyeceği gibi. Belirleyici olan yol zinciridir,
kimden el aldığı önemlidir. Bu ise Feth suresinin onuncu ayetinden yola çıkılarak bugüne gelmiştir.
Halife babaların icazetnâmesinde kim kimden babalık aldığı, Hz. Ali’ye oradan da Hz. Muhammed’e
çıktığı görülür. Bektaşilikte her şey Kur’an ve sünnete dayanır.

Hacı Bektaş’ı Veli ile Hz. Muhammed arasında iki zincir vardır. Birincisi soy zinciri, ikincisi yol zinciri.
Soy zinciri İmam Ali Rıza’dan Hz. Ali’ye oradan da Hz. Muhammed’e çıkar. İkincisi ise irşad yolu ile kim
kimden el aldığı ve Hz. Peygamber'e nasıl çıktığıdır. Bektaşilik ikisine de değer verir, fakat esas
belirleyici olan yol zinciridir. Benzetmede hata olmazsa soy zinciri % 20'sini teşkil etse yol zinciri % 80'ini
teşkil eder. Hz. Muhammed'de sır olan akli ve nakli ilimler Hz. Ali’ye geçmiştir. Hz. Ali hakkındaki “Ben
ilmin şehriyim Ali kapısıdır” “Ben kimin Mevlası isem, Ali onun mevlasıdır” “Ali ile ikimiz bir nurdanız.”
"Size iki şey emanet ediyorum. Birincisi Kur’an ikincisi Ehl i Beytim.” Şura suresi 23. ayet’te “Ben sizi
hak yoluna ilettiğim için sizden bir ücret istemiyorum. Yalnız Ehl i beytime katıksız sevgi istiyorum.”

Hz. Muhammed en son peygamberdir, tekrar peygamber gelmeyecektir. Hz Ali ise Şah-ı Merdan'dır,
bütün velilerin en büyüğü ve velayetin ilk halkasıdır.

Peygamber efendimizde mevcud olan ilahi sırlar Hz. Ali’ye geçmiş oradan sıra ile Oniki İmamlara
oradan Ahmed Yesevi'ye oradan Hacı Bektaş-ı Veli’ye oradan irşad yolu ile Halife babalara ve bugüne
ulaşmıştır. Bu eğitim yolu uzun bir zincirin halkası gibidir. Zincirin son halkasını çektiğiniz zaman ilk
halkasına ulaşılır.

Bektaşiliğin tek bir amacı vardır; kâmil insan yetiştirmek. Bektaşilik kâmil insan mektebidir. Ne siyaset,
ne iktidar peşindedir. Kainatta ki her şeyi hakkın varlığının varı olarak görür. Dikensiz gül düşünemez,
yaratılışta Allah’ın hata, yanlışlık ve gereksizlikten uzak olduğunu bütün kalbi ile inandığı için her şeyi
hoş görür. Kavgalı pazarda satılacak malı yoktur. Koyu bir Bektaşi olmayacağı gibi, sulu bir Bektaşi de
olmaz. Orta yoldur. Bektaşiliğin olduğu yerde çatışma olmaz. Şu insan niye benim gibi düşünmüyor diye
kahırlanmaz.

Yunus Suresi 3. ayette; “Hiç kimse, bir kimseyi kurtarmak için onun izni olmadan ona yardım edemez”.
100. ayette “Tanrı izin vermedikçe, hiç bir ferdin iman etmesi mümkün değildir”. Kur’an ayetlerinin
batıni mesajlarını zevk etmiştir.

Eğitilmeyi arzu eden gelişmeye açık insana yatırım yapar. Hakk'ın rızasının dışında hiç bir eylemin
gerçekleşmeyeceğini bilir. Eğitim iki temel esasa dayanır. Birincisi katlı anlatım ikincisi saklı anlatım.
Katlı anlatım bir sözün veya nutkun söylenişinde onu dinleyen kişilerin zevk seviyesine göre farklı farklı
anlamlar çıkarmasıdır. Her anlam her seviyedeki insan için doğrudur. Katlı anlatımlar tefekkür
edildiğinde cevapları da kendi içindedir. Kişideki zevk seviyesi değiştikçe anlamlar da değişir, bu zevke
ulaştıkça kişide tasavvuf şarap tesiri icra eder. Bu nedenle daima ser hoş dolaşır.

Üzüm nedir Fehm edemez
Kafa erik olmayınca
Pota da aşk eritilmez
Ciğer körük olmayınca

Saklı anlatım ise bir takım fiziksel hareketler ile mesaj verilmesidir. Mesela sofraya yemek yemeye
başlamadan önce tuz alınır. Sofra bitiminde yine tuz tadılarak kalkılır. Bunu iki basit yorum ile anlatmak
gerekirse:  Birincisi, her halin tavrın ile dengeli ol. İkincisi ise tuz iki zehirden oluşur. Sodyum ve klor,
ama ikisi birleşince şifa olur. İki eksinin çarpımı artıdır. “Fena ender fena ol ki bais i vuslat olasın." “Hak
ile hak olmanın yolu fanilik içinde fani olmaktır”.

Bektaşilik Hz. Muhammed’i peygamberliğin son halkası, Ali’yi ise velayetin şahı kabul eder. Velayet ve
nübüvetin nuru aynı kaynaktandır. Velisi olmayan zaman dilimini düşünemez. An-ı daim’i kabul eder.
Hiç bir şey için kahırlanmaz, her şeyi Hakk'tan bilir. Bu nedenle bir Bektaşi dervişi olan Yunus Emre;

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Bektaşi menkıbelerinde mekân vardır, zaman yoktur. Zaman dilimleri biribirine karışmıştır. Zamanı iki
olay arasındaki izafi bir kavram olarak kabul eder. Hacı Bektaş-ı Veli’nin doğum ve ölüm tarihleri farklı
şekiller de kabul edilirse bile gerek yaşayan tarih olan günümüz Bektaşiliği, gerekse muhtelif tarihçiler
Orhan bey ile görüştüğünü Yeniçeri’yi kurduğunu kaydetmişlerdir. Bu tarihleri söylemek gerekirse
1209 ile 1337 arasındadır. J. K. Birge, The Bektashy Order of Dervishes kitabında syf. 36 Ahmed Rıf’at
efendi “Mir’at-il Makaasid” de 1337 tarihini verir. Murad Sertoğlu Hacı Bektaş-ı Veli adlı iki ciltlik
kitabında tarih arşivlerinde Orhan beyin ve Hacı Bektaş ı Veli’nin imzasını taşıyan dört maddelik bir
belgenin bulunduğundan söz ediyor (s.196). Hammer’in Osmanlı Devleti Tarihi adlı eserinin 8.
sayfasında da Hacı Bektaş-ı Veli'nin Orhan beyin Yeni asker için dua etmesini ve bir sancak bir de ad
vermesini ister. O da “Bu kurduğunuz askere Yeniçeri denilecektir, yüzü ak ve parlak , pazusu zorlu,
kılıcı keskin, oku tiz, dokunaklı olacaktır. Bütün savaşlarda üstün gelecek ve her zaman zaferle
dönecektir” demiş, kendilerine bereketi sembolize eden kara kazan hediye etmiştir. Ulufe dedikleri
maaşlarını alırken içine kendilerine Pir kabul ettikleri Hacı Bektaş-ı Veli'nin de adı çekilen gülbank
(Türkçe dua)'da geçerdi.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişi ile Hz. Muhammed’den Hz. Ali’ye oradan Onİki İmamlara
Horasan Mektebinden Hacı Bektaş-ı Veli’ye ulaşan ilahi nurun feyzi ile Anadolu’da irşad etmeye
insanlar arasındaki husumeti gidermeye başlamıştır. Arapların anladığı ırkçı, bağnaz bir anlayış Türk’ün
yapısına geleneklerine ters geliyordu.

Moğol istilalarından yılgınlığa düşmüş olan Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Veli’nin himmeti ile Osmanlı
İmparatorluğu’nun temeli atılmış, Dünyanın ilk düzenli ordusu olan Yeniçeri Ocağı Orhan bey
zamanında bizzat Hacı Bektaş tarafından gülbank çekilmiş ve kurulmuştur. Yeniçeri Ocağının Bektaşi
oluşu Osmanlıyı kıl çadırdan çıkarmış Cihangir bir devlet haline getirmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu 3. Murad’ın tahta çıkışından sonra yapılan, 52 gün 52 gece süren
sünnet düğününden sonra sarayda hizmet eden hokkabazlar, parendebazlar, kasaplar padişahın
huzuruna çıkarlar. 3. Murad ne istediklerini sorar. Onlar da toplum içinde çok saygın yeri olan Yeniçeri
olmayı isterler. Padişah kabul eder. Ferhad ağa "padişahım bunlar ar edep nedir bilmezler Yeniçerilik
bu güne kadar devşirilerek alınmıştır bu düzeni değiştirmek felaket olur” der ise de padişaha kabul
ettiremez. O günden sonra disiplinsiz bir ordu haline gelmeye doğru yola çıkılmış olur. Sonuç 2.
Mahmud Yeniçeri’yi de kaldırdı, Bektaşi tekkelerini de kapattı.

Osmanlı üç şey üzerinde yükselmişti. Yeniçeri, Bektaşilik, Saltanat. Sehpanın iki ayağı gidince saltanat
da uzun sürmedi.
2. Beyazıd zamanında Balım Sultan Hacı Bektaş kasabasına geldikten sonra Hacı Bektaş’ın irşad tarzını
gülbanklarını yazıya geçirip erkânnâmeyi oluşturdu ve günümüze ulaştırdı. Bu nedenle 2. pir sayılır.
Bektaşilik Balım Sultan'dan önce böyle değildi, o gelince bozuldu diye iddia edilirse de Bektaşiler bu
iddiayı asla kabul etmez. Aksine Balım Sultan untulma ihtimali olan Hacı Bektaş yolunu zabt-ı rabt
altına almış bu güne ulaştırmıştır.

Bektaşi denilince akla elinden içki şişesi düşmeyen, hiç bir kayda bağlı olmayan serazad, hatta bazılarına
göre kâfir, katli vacib insan tipi akla gelebilir. Halbuki Bektaşilik öncelikle Kur’an ve sünnete dayanır.
Asla hiç bir ayet için uydurmadır, yanlıştır demek saygısızlığında bulunmaz. Allah kelamı kabul eder.
Ama Bektaşiliğin Hz. Muhammed’den Hz. Ali’ye oradan Oniki İmamlar vasıtası ile Ahmed Yesevi’ye
oradan Hacı Bektaş-ı Veli'ye oradan bugünkü Bektaşiliğe uzanan bakış açısına göre yorum getirerek
kabul eder.

Kur’an-ı Kerim’de de Bektaşiliğin eğitim tarzı gibi katlı anlatım mevcuddur. Eğer böyle olmasaydı
mezhebler ve tarikatlar ortaya çıkmazdı.

Bektaşilerin en çok dem almasına kızarlar. Bektaşiliğin irşad yeri genellikle sofradır. Sofrada dem almak
asla herkesin istediği kadar içmesi şeklinde değildir. Sofrayı idare eden Baba veya Derviş dem almadan
dem alınmaz. Aşk olsun diye müsade etmeden asla yemeğe el sürülmez. Asker talimi gibidir.
Bektaşilikte hiç dem almayana da nasip verilmez, çok dem alan çevreyi rahatsız edecek kadar nefsine
hakim olmayana da nasip verilmez. Ağızda alınanın hiç önemi yoktur. Kulaktan alınan dem önemlidir. O
da sohbettir.

Bektaşilikte iki mekân vardır. Birincisi ibadet mekânı olan ayn-i cem ikincisi ayin-i cem. Birincisi yalnız
nasiplilerin girdiği namaz kılınan yerdir. İkincisi ise Ali sofrası denilen nasiplilerin eğitilmeye müsait ve
bağnaz olmayanların da katılabileceği irşad sofrasıdır. Bu sofraya konulan dem, sofranın sigortasıdır.
Muhabbetin lezzetini kaçıracak kadar kafasında putları olanlar, bu sofraya demin varlığını hissedince
zaten gelmezler. Dem sembolik bir şeydir. Kırk kişi bir araya gelse bir kilo dem 5 saatte zor biter.
Bektaşi fıkraların da görüldüğü üzere, dini ve Tanrıyı eleştirmez. Tanrıyı ve İslamı yüceltmeyi amaçlar.
Ancak çarpık düşünceyi ve sapık yorumu eleştirir.

Bektaşilikte sık kullanılan bir söz vardır, asker toplamıyoruz ki herkesi Bektaşi yapalım. Ayrıca her
Bektaşinin de bütün incelikleri de zevk etmesi mümkün değildir. Amaç bulunduğu yerden yükselebildiği
kadar yükseltmektir. Kainatın oluşum nedeni insandır. Bütün herşey insanın emrine verilmiştir. İnsan
olmasaydı kainat yarım arpa dahi etmezdi diyor Hz. Mevlana. Her ne var ise alemde toplanmıştır
Adem'de. “Allah her an bir şendedir”. Canlı olamayan hiç bir şey yoktur.

Atomdan güneş sistemine kadar her şey hareket halindedir. Her şeyin hareket halinde olmasının nedeni
İnsanın yaşayabileceği ortamın alt yapısını sağlamaktır. Evrendeki diriliğin nedenidir insan. Buradaki
insan, İnsan-ı kâmil olan insandır. Evrenin odak noktasıdır. Bu nedenle arif insanın şiirine nutuk, bu
şiirlerin bestelenmiş haline de dinleyenlere hayat, dirilik ve huzur verdiği için nefes denir.

Nefesler genellilkle dörtlükler halinde yazılmıştır. Hece vezni olduğu gibi aruz vezni de kullanılmıştır.
Nefesler incelenince tarzı, hitabı, hatta musikisi diğer ilahilerden farklılığı hemen hissedilir.

Bu yola doğrusu ile eğrisi ile hizmet etmiş bulunan tüm Dervişlerin, Babaların, Halife babaların
Dedebabaların, Dedelerin ruhları şad u handan olsun.